Hastalar İçin Bilgiler

ANAL FİSSÜR VE FİSTULLER

Bu yazıda isim benzerliği dışında aslında çok farklı iki hastalık olmasına rağmen  sıklıkla karıştırılan iki hastalıktan bahsedeceğiz. Bunlardan ilki, anüs ( makat )’ de çatlak olan Anal Fissür, diğeri ise genelde anüs kenarında sıklıkla içinden akıntının da olduğu bir dış ağzı olan Perianal Fistül’dir.

Anal Fissür:

Anal fissür nedir, neden oluşur: Anal kanalın iç yüzünde değişik nedenlerle oluşan ve sıklıkla kanama ve ağrı ile belirti veren çatlak şeklindeki yaraya anal fissür denir. Makat çıkışında büyük abdestimizi tutmayı sağlayan adaleler ve bunların oluşturduğu bir basınç vardır. Çatlak oluştuğunda bu bölgenin sinir uçlarından çok zengin olmasından dolayı fazla miktarda acıma- yanma hissedilir ki bu durum o bölgedeki adalelerin istemsizde olsa daha faz kasılmasına neden olarak olayın bir kısır döngüyle kronikleşmesine neden olabilir. Kabızlık, aşırı ıkınma, bir defada sert ve hacimli büyük abdest yapma, ishal, herhangi bir nedenle o bölgeye travma,  barsağın iltihabi hastalıkları yanında nadiren kanser, sifiliz, verem gibi hastalıklar da anal fissüre neden olabilirler.

ŞikâyetlerNelerdir: Hastalar genelde tuvalet yaparken ve hatta tuvaletten sonra da devam eden ağrı ve beraberinde dışkının üzerine bulaşmış taze kanama ile müracaat ederler. Sıklıkla eşlik eden kabızlık da vardır

Tanı nasıl konur: Tanı genelliklehastanın tipik şikâyetlerini takiben o bölgenin gözle muayenesi ile konur. Hastalık ağrılı olduğu için bu dönemde parmakla muayene veya ışıklı aletlerle kalın barsağın incelemesi çok yapılmaz.Ancak hastanın şikâyetlerinden veya muayene bulgularından, nedenle ilgili şüpheler varsa koloskopi veya sigmoidoskopi ile barsağın değerlendirilmesi gerekebilir

Tedavi için neler yapılır: Bu dönemde ( akut dönem) diyetin düzeltilmesi, bol sıvı alınması, ağrı kesiciler, dışkı yumuşatıcılar, o bölgeye uygulanan uyuşturucu merhemler, sıcak su oturma banyoları gibi tedbirlerle hastaların büyük kısmında olay kronikleşmeden düzelir. Bazen tüm bu tedbirlere rağmen yukarda bahsedilen kısır döngü kırılamaz ve olay kronikleşebilir. Genelde 6-8 hafta geçmesine rağmen hasta rahatlamamış, şikâyetler devam ediyorsa Kronik Anal Fissür’den bahsedilebilir.

Kronik Anal FissürdeTedavi: Kronikanal fissür tedavisinde temelde iki yöntem vardır. Bunlardan birincisi konservatif yöntemlerdir. Bu yöntemlerin temel prensibi makat bölgesindeki adaleleri gevşetmek, ağrıyı azaltmak, o bölgede basıncı düşürüp iyileşmeyi sağlamak prensibine dayanmaktadır. Bu amaçla Topikal kas gevşetici ilaçlar ( krem ya da pomad şeklinde),Nitrogliserinli kremler, Kalsiyum kanal blokörleri( Ağız yoluyla ya da krem şeklide) veya Botoxenjeksiyonu uygulanabilir. Bu tarz konservatif yöntemlerle iyileşmeyeceği düşünülen, iyileşmeyen veya iyileştiği halde tekrarlayan olgularda cerrahi işlem uygulanabilir. Uygulanan cerrahi işlemin de felsefesi aynı olup, anal kanalı saran adalenin bir kısmı kesilerek anal kanal basıncı düşürülüp iyileşme sağlanır. Çok nadir olarak bu şekilde tedavi edilmiş hastalarda da iyileşmeme veya nüks gelişebilir ki bu durumda ya uygulanan tedavi yetersizdir veya altta yatan başka bir hastalık vardır. Cerrahi tedaviden sonra hastalar genelde aynı gün eve gönderilir. Ertesi gün normal hayata dönebilirler. Bu ameliyattan sonra kadınlarda daha çok olmak üzere % 1-2 hasta da gaz kaçırma olabilir.

ANAL-PERİANAL FİSTÜLLER:

Fistül Nedir:Fistül kelimesi iki ayrı yer arasındaki boru şeklindeki bir bağlantıyı ifade eder. Burada olay kalın barsağın son kısmı (anüs) ile o bölgeye yakın cilt arasındadır.

Fistülin Nedenleri: Fistülün nedeni tam olarak bilinmemektedir ancak birçok faktör fistül oluşmasında etkili görülmüştür. Genelde 20’li yaşlardan sonra ve erkeklerde daha sık görülürler. Makat bölgesinin nemini sağlayan 4-6 adet tükrük bezi benzeri bezler vardır, bunların salgı deliğinin tıkanması salgının birikmesine ve apseye (perianal apse) sebep olur. apsenin kendiliğinden boşalması veya bir hekim tarafından boşaltılması sonrası fistül gelişebilir. Bugün fistül gelişimine neden olan en olası sebep bu apselerdir. Bunların yanında oturak bölgesindeki iltihaplı sivilceler, makatta sık sık oluşan kronik apseler, ışın tedavisi, bu bölge ameliyatlarınınsonrası, barsağın iltihabı hastalıkları, bu bölge kanserleri, travma, şişmanlık vb. nedenlerle fistül oluşabilir. Fistül gelişen hastaların çok büyük kısmında geçmiştemakat bölgesinde geçirilmiş bir apse hikâyesi mevcuttur.Bu yüzden özellikle makat bölgesinde gelişen apselerin uygun tedavi edilmesi, eğer boşaltılması gerekirse de daha sonra gelişebilecek fistül kanalı düşünülerek uygun yerden boşaltılması gerekir. Yoksa gerçekten çok komplike ve tedavi edilmesi zor fistüllerle karşılaşabiliriz. 

Belirtiler: Hastalargenelde makat kenarında irinli kanlı akıntı, bu akıntının olduğu yerde ciltten hafif kabarık, bazan kanayabilen bir çıkıntı ile hekime müracaat ederler.  Bazen fistül kanalının ağzının kapanmasıyla o bölgede apse, şişlikle de müracaat edebilirler.

Tanı: Belirtilenşikâyetlerle genel cerrahi uzmanına müracaat eden hastada muayene ile genelde kolayca tanı konur. Bazenfistülin iç ağzının yerinin tam olarak ortaya konması, fistül kanalının izlediği yolun tuvaleti tutmayı sağlayan adalelerle ilişkisin ortaya konması, fistülin hangi tip olduğunun belirlenmesi, bazen de fistülin olası nedenlerini ortaya koymak için makat içinin veya tüm bağırsağın ışıklı bir aletle değerlendirilmesi ( Rektoskopi, kolonoskopivs), makat içinin USG ( ultrason) ile değerlendirilmesi, fistül kanalının ilaçlı filminin çekilmesi ( fistülografi) veya bu bölgenin Magnetik Rezonans incelemesi gerekebilir.

Fistül Çeşitleri: Anatomik olarakçok daha detaylı sınıflandırmalar yapılmasına rağmen perianal fistüller temelde makat kaslarıyla olan ilişkisine göre basit ve karmaşık olarak sınıflandırılır. Fistüllerin  % 80-90’ı basit tiptedir ve bu grup fistüllerin cerrahi tedavisinde başarı şansı % 100 e yakındır. Dikkatli bir tedaviyle bu tür hastalarda dışkı tutamama ihtimali yok denecek kadar azdır. Karmaşık tip fistüllerde kendi arasında değişik alt tiplere ayrılırlar. Bunların oluşumnedeni genelde tekrarlayan apseler, altta yatan diğer hastalıklar, basit fistüllerin eksik ve yanlış tedavisi gibi sebeplerdir. Bu tür fistüllerde tedavi daha zordur. Tekrarlama ihtimalleri daha yüksektir. Öte yandan uygun teknikle ameliyat edilmediklerinde ciddi oranda gaz kaçırma veya büyük abdest tutamama gibi sorunlarla karşılaşılabilir.

Tedavi: Tedavide temel amaç boru şeklindeki fistülün kanal haline getirilerek iyileştirilmesi veya kanalın tamamen çıkarılmasıdır. Basit fistüllerde bunu sağlamak hemen her zaman mümkündür. Komplike ( karmaşık ) fistüllerde değişik tedavi yöntemleri ( kanalın çıkarılması, seton denilen kesici bantların uygulanması, makat içinden flepli onarımlar, doku yapıştırıcılar ile deliklerin kapatılması vb gibi) mevcuttur. Komplike fistüllerde genelde bu tekniklerin bir kısmı kombine edilerek tedavide başarı sağlanabilir. Özellikle komplike fistüller, tedavi edilmezse zaman içerisinde tekrarlayan apseler dolayısıyla yeni deliklerin açılmasına ve tedavinin daha da zorlaşmasına sebep olabildiği gibi 15-20 yıl akıntıya maruz kalan bölge cildindede kanserleşmeye sebep olabilirler.

Fistül, makat hastalıkları konusunda birikimli cerrah tarafından % 100’e yakın başarıyla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Bu sebeple tedavi ertelenmemelidir.

MODERN TEDAVİ YÖNTEMLERİ İLE HEMOROİDDEN KURTULMAK MÜMKÜN

Ağrı, yanma, kanama, ele gelen şişlik ve kaşıntı gibi belirtilerle kendisini gösteren hemoroid hastalığı toplumdakiher 2 kişiden 1’inde görülüyor. Tuvalet ve beslenme alışkanlıklarını olumsuz etkileyen, kişinin yaşam kalitesini düşüren hemoroidin tedavisinde halk arasında yaygın olan fakat yanlış uygulamalara başvurmak yerine mutlaka alanında uzman doktorlardan destek alınması gerekiyor. Memorial Ankara Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Erhan Reis, hemoroid hastalığı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

İç hemoroidlerin dışarı sarkıyorsa…

Hemoroid hastalığı makatta (rektum-anüs) bulunan hemoroidal damarların genişlemesidir. Rektum, kalın bağırsağın son kısmı olup anüse açılmaktadır. Anüs ise bağırsak içeriğinin dışarı atıldığı sindirim sisteminin en son ucudur. Hemoroidler gelişim gösterdikleri bölgeye göre ikiye ayrılmaktadır. Rektumda gelişenler iç hemoroid, anal kanal civarında cilt üzerinde yerleşim gösterenler ise dış hemoroid olarak adlandırılmaktadırlar. İç hemoroidler ilerleyerek aşağı doğru sarkarak  anal kanaldan dışarı çıkabilir. Başlangıçta bu sarkma kendiliğinden içeri çekilirken ilerleyen dönemlerde ancak kişinin kendisinin içeri itebileceği ya da devamlı dışarı sarkık durumlara gelebilir. Hemoroidlerin sarkma gösterdikleri durumlarda mutlaka tedavi edilmeleri gerekmektedir.

Hemoroidin ilk habercisi kanama

İç hemoroidlerin en sık gözlenen belirtisi, tuvalet sırasında dışkı üzerine veya tuvalet kağıdınabulaşmış kanamadır. Makattan dışarı sarkmayan iç hemoroidlerde genelde ağrı yoktur ama eğer dışarı sarkma oluşmuşsa; ağrı, yanma, ele gelen şişlik, kaşıntı gibi şikayetlerde oluşabilmektedir. Dış hemoroidlerde bazen kan pıhtılaşması olabilmektedir( tromboze dış hemoroid)vebu durum ciddi ağrılı bir sertlik olarak hasta tarafından farkedilmektedir. Bunun yanı sıra pıhtılaşma, dışarı sarkan iç hemoroidlerde ve daha seyrek olarak dışarı sarkmamış iç hemoroidlerde de gelişebilmektedir. Dış hemoroidlerde bu pıhtılaşmalar düzeldiğinde daha sonra hastalar bunu ele gelen bir çıkıntı( deri parçası) şeklinde hissetmektedirler.

45-60 yaş arasında sık görülüyor

Hemoroid hastalığı, hayatı tehdit edecek kadar ciddi bir hastalık değildir ve genellikle birkaç gün içindedüzelmektedir. Daha çok 45-65 yaş grubundaki kişilerdegörülen rahatsızlık,kadınlarda ise özellikle gebelik döneminde sıklıkla ortaya çıkmaktadır. İnsanların yarısından fazlası hayatlarının bir döneminde bir şekilde hemoroid rahatsızlığı ile karşılaşmaktadır.Hemoroidin ortaya çıkmasındaki başlıca nedenler; kronik kabızlık veya ishal, yanlış tuvalet alışkanlıkları, lifli gıdalardan yoksun diyetlerdir. Bunların yanında, yaşla beraber anüs ve rektumun destekleyici bağ dokusunun azalması ve kadınlarda gebelik döneminde karın içi basıncın artması da hemoroidi tetiklemektedir.

Hastalığın tanısı mutlaka doktorlar tarafından konulmalı

Hemoroidde görülen şikayetlerin benzerleri aynı bölgedeki başka hastalıklarda da ortaya çıkabilmektedir. Hemoroid hastalığıyla karıştırılabilen bu hastalıklar;anal fissür, fistül, parazit, polipler ve kanserdir. Bu nedenle anal bölgede ya da sindirim sistemindeki hastalıkların belirtisi olan kişilerde, hastalığın tanısı mutlaka doktor tarafından konulmalıdır. Doktorun parmakla muayenesi ve bölgeyi görmesi tanı için genellikle yeterli olabilirken özellikle 40 yaş üzeri hastalardakanser gibi olası daha ciddi kanama nedenlerini detaylı araştırmakiçin Sigmoidoskopi veya Kolonoskopigibi yöntemlerle kalın bağırsağın bir kısmına veya tümüne bakılması gerekebilmektedir.

Lifli gıda ve bol sıvı tüketimi çok önemli

Hemoroidin tedavisi hastalığın evresine göre evde veya hastanede yapılmalıdır. Ev tedavisi daha çok 1 ya da 2’nci evrehemoroidlerde yeterli olabilmektedir.Bu tedavide, liften zengin diyet uygulanarakdışkı yumuşatılıp geçişi kolaylaştırılmaktadır. Sebze meyvelerin ve tüm tahılların iyi birer lif kaynağı olduğu unutulmamalıdır. Hemoroid hastalığından korunmak için günde minimum 25-30 gram lif almak gerekmektedir. Lifli beslenmenin yeterli olmadığı hastalara,daha rahat tuvalete çıkmaları için dışkı yumuşatıcılar verilebilir. Ayrıca günde 1,5-2 litre sıvı tüketimi, sıcak suda oturma banyoları, özel kremler, ağızdan alınan ilaçlardaşikayetlerin azaltılmasında geçici olarak kullanılabilmektedir.

Hemoroid tedavisinde kullanılacak yöntem hastaya göre belirlenmeli

Evde tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, skleroterapi (kimyasal madde enjeksiyonu), lastik bantla boğma, kızıl ötesi ışınla veya lazerle tedavi ya da  cerrahi yöntem gerekebilmektedir. Tüm bu tekniklerin uygulanabileceği uygun vakalar mutlaka doktor tarafından belirlenmelidir. Günümüzde evre 3-4 hemoroidlerin tedavisinde, daha çok cerrahi teknikler tercih edilmektedir. Özellikle halk arasında da sıkça talep edilen yöntemlerin ( lazer, kızıl ötesi ışınla tedavi) ancak son derece sınırlı hemoroidlerde etkili olabileceği unutulmamalıdır. Hastalıktan çok hastaya özgü bir tedavi yönteminin seçimi özellikle hemoroid hastalığı için çok geçerli bir deyimdir.Hastalar, uygulamalarda kullanılan modern teknikler sayesinde, birkaç gün içinde şikayetlerinden kurtulabilmektedirler.

Hemoroidal damarlar aslında normal insanlarda da makatta( rektum-anüs) bulunan damarlara verilen addır. Bu damarların genişlemesine hemoroid hastalığı denir.  Rektum, kalın barsağın son kısmı olup anüse açılır. Anüs ise barsak içeriğinin dışarı atıldığı sindirim sisteminin en son ucudur. İç Hemoroidler rektumda gelişirken, dış hemoroidler anal kanal civarında cilt üzerindedirler. İç hemoroidler ilerleyerek aşağı doğru sarkar ve anal kanaldan dışarı çıkabilirler. Başlangıçta bu sarkma kendiliğinden içeri çekilirken ilerleyen dönemlerde kişi ancak kendisi içeri itebilir veya devamlı dışarı sarkıktır ki mutlaka tedavi gerektirirler.

İç hemoroidlerin en sık gözlenen belirtisi tuvalet sırasında dışkı üzerine veya tuvalet kâğıdınabulaşmış taze kanamadır. Makattan dışarı sarkmayan iç hemoroidlerde genelde ağrı yoktur ama eğer dışarı sarkma oluşmuşsa ağrı, yanma, ele gelen şişlik, kaşıntı gibi şikâyetlerde oluşabilir. Dış hemoroidlerdebazan kan pıhtışaması olur ki ( tromboze dış hemoroid)bu ciddi ağrılı bir sertlik olarak hasta tarafından farkedilir. Dışarı sarkan iç hemoroidlerde ve daha seyrek sarkmamış iç hemoroidlerde de bu durum gelişebilir. Dış hemoroidlerde bu pıhtılaşmalar düzelince bazan hastanın eline fazlalık bir deri parçası gelir. Hemoroid hastalığı, hayatı tehdit edecek kadar ciddi bir hastalık değildir ve birkaç gün içinde genelde düzelir. Bazan da hastalık mevcut olmasına rağmen herhangi bir belirti vermeyebilir.

Hemoroid hastalığı daha çok 45-65 yaşlarında görülür. Kadınlarda özellikle gebelikte sık görülür. İnsanların yarıdan fazlası hayatlarının bir döneminde bir şekilde hemorod rahatsızlığından muzdarip olurlar.

Hemoroidin nedeni rektum ve anal kanaldaki venlerin ( toplardamar) genişlemesidir. Bazı nedenler bu durumun ortaya çıkmasına yardımcı olabilirler.

  • Kronik kabızlık veya ishal
  • Tuvalet yaparken fazla ıkınma
  • Özellikle lifli gıdalardan fakir diyet
  • Yaşla beraber anüs ve rektumun destekleyici bağ dokusunun azalması
  • Gebelik  ( Karın içi basınç aertmasınedeniyle vebazan gebelikten sonra hemoroid de kaybolur )
  • Hemoroid hastalığını gelişmesini tetikleyen başlıca nedenlerdir.

 

Bu şikâyetleri olan kişilerde hastalığın tanısı doktor muayenesi ile konur. Çünkü benzer şikâyetlere neden olan başka hastalıklarda bu bölgede oluşabilir. Bunlar Anal fissür, fistül, parazit, polipler ve kanser gibi hastalıklardır. Hekimin parmakla muayenesi ve bölgeyi görmesi tanı için genellikle  yeterli olabilirken özellikle 40 yaş üzerinde kanser gibi olası daha ciddi kanama nedenlerini ekarte etmek için ışıklı bir aletle kalın barsağın bir kısmı veya tümüne bakmak gerekebilir ( Sigmoidoskopi veya Kolonoskopi).

Hemoroidin tedavisi hastalığın evresine göre ( Evre 1-4) evde veya hastaneden yapılmalıdır. Ev tedavisi daha çok evre 1-2 hemoroidlere de yeterli olabilir. Liften( Fiber ) zengin diyetle gaita yumuşatılıp geçişi kolaylaştırılır. Sebze meyvelerin ve tüm tahılların iyi birer  fiber kaynağı olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden günde minimum 25-30 gram fiber almamız gerekmektedir. Bu amaçla,bazan hastalara tuvaletini rahat yapması için gaite yumuşatıcılar verilebilir. Öte yandan günde 1,5-2 litre alkol içermeyen sıvı tüketimi, sıcak suda oturma banyoları, değişik krem ve suppozituarlar, ağızdan alınan  değişik ilaçlar şikayetlerin azaltılmasında geçici olarak kullanılabilirler.

Bu konservatif yöntemler dışında sikleroterapi ( kimyasal madde enjeksiyonu), lastik bantla boğma, kızıl ötesi ışınla ( infrared) koagulasyon ,  lazerkoagulasyon ve cerrahi yöntemle tedavi gerekebilir. Tüm bu tekniklerin uygulanabileceği uygun vakalar hekim tarafından belirlenmelidir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz her teknik, her evredeki hemoroidin tedavisinde yeterli olamamaktadır. Bugün için evre 3-4 hemoroidlerin tedavisinde daha çok cerrahi teknikler tercih edilmektedir. Özellikle halk arasında da sıkça talep edilen yöntemlerin ( lazer, kızıl ötesi ışınla tedavi) ancak son derece sınırlı hemoroidlerde etkili olabileceği unutulmamalıdır. Hastalıktan çok hastaya özgü bir tedavi yönteminin seçimi özellikle hemoroid hastalığı için çok geçerli bir deyimdir. Günümüzde tekniklerin ilerlemesiyle % 88-89 başarı oranıyla birkaç gün içinde hastalıktan ve şikâyetlerimizden tamamen kurtulabiliriz.

Kalçalar arası pilonidal sinüs hastalığı bu bölgenin cilt ve ciltaltı dokularının enfeksiyonudur. Pilonidalkavite gerçek bir kist olmayıp kanal epitelize değildir. Fakat nadiren sinüs traktıepitelize olabilir. Pilonidalkavitesi bulunan kişiler asemptamatik olduğu gibi akut veya karonik bir enfeksiyon şeklinde de karşımıza gelebilir.

Epidemiyoloji: Toplumda yüzbinde 26-40 oranında görülebilmektedir. Kadınlarda ilk başvuru yaşı erkeklere göre biraz daha erken olmaktadır ( 19-22).  Erkeklerde hastalığın görülme sıklığı kadınlara oranla 4 kat fazladır. Çocukluk çağı ve 45 yaş üzerinde nadiren görülür.

Risk Faktörleri :

  • Obesite
  • O bölgenin irritasyonu
  • Uzun süreli oturarak çalışma
  • Derin natalkleft ( Natalkleft her iki gluteusmaksimus kası arasında skrumdan anal kanala kadar uzanan çöküntü)
  • Aile Hikayesi

Etiyoloji: Pilonidal sinüs hastalığınınkonjenital nedenlerdendaha çok kazanılmış nedenlerden olduğu düşünülmektedir. Bunun nedenide  şu şekilde açıklanmaktadır. Eğer gerçek neden ektodermel ve mezodermal tabakaların yetersiz ayrışmasından kaynaklansa idi bu artıkların taömamen çıkarılması ile hastalığın kür olması gerekirdi. Oysa hastalık maalesef radikal cerrahi işlemlere rağmen nüks edebilmektedir. Öte yandan nadiren de olsa hastalık natalkleft dışında bölgelerde de olmaktadır ( saçlı deri ve göbek gibi). Bu da konjenital teoriden çok edinsel sebepleri neden olarak ön plana çıkarmaktadır.

Patogenez:Pilonidal hastalığın gelişiminin spesifik mekanizması tam olarak bilinememektedir. Ancak, kıl ve inflamasyonun hastalığın gelişiminde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Kişi otururken veya eğik şekildeyken natal yarık gerilir, kıl follikülleri hasar görür ve küçük porelar açılır. Bu porlar dökülen debris ve kılların birikip çoğalması için ortam oluşturur. Bu bölgede cilt altı dokuda oluşan negatif basınç ile bu kıl follikülleri ve debrislerinporlara girişi kolaylaşır ve sürtünme sonucu kıllart sinüs gelişimine neden olur. Pilonidalhastalığınderinnataloyuklu kişilerde gelişimi tipiktir.  Oluşan sinüs baş ve laterale doğru büyür. Kavite saç debris ve granulasyon dokusu içeriri ancak histolojik araştırmalarda kıl folliküli nadiren bulunur. Yabancı cisime bağlı olarak dev hücre reaksiyonu görülür. Bu küçük porenfekte olduğu zaman sinüs boyunca enkefsiyon ilerler ve apse gelişebilir. Por içindeki kıllar ve rezidüenfeksiyonların hastalığın tekraralaması ve kronikleşmesine neden olur.

Klinik : Hastaların klinik prezentasyonuasemptomatikten, apse ve kronik akıntıya kadar geniş bir spektrum gösterir. Geçirilmiş enfeksiyon ataklarına bağlı birden fazla drenaj kanalı ( sinüs ağzı ) olabilir. Apse geliştiğinde ciddi ağrı ve ateş ile karşımız çıkarken kronik enfeksiyonlarda daha çok mukoid, pürülan bir akıntı vardır. Nadiren uzun süre ihmal edilmiş pilonidal hastalık zeminin den  sukuomaz hücreli kanser gelişebilir.

Fizik Muayene : Asemptomatik hastalarda genelde natal yarık orta hat boyunca bir veya daha çok küçük porlar gözlenir. Bazen bunun sefalik yönünde veya laterlinde sinüs ağzı gözlenir. Akut veya kronik hastalıkta bu sinüs ağzından akıntı gözlenir. Bazan sinüs ağzından kıllar görülebilir. Olay tekrarladıkça lateralsinüz ağızları çoğalır.

Görüntüleme ve Laboratuar: Pilonidal hastalığın tanısınıteyit etmede herhangi bir görüntüleme yöntemine gerek yoktur.  Keza tanıda herhangi bir  tetkike gerek yoktur. Akut iltihaplanma ve apseleşmelerdelokositoz ce CRP yüksekliğini gözlenmesi doğaldır.

Tanı :Hastalığın tanısı hemen tamamen fizik muayeneyle konur.

Ayırıcı Tanı :

  • Perianal Apse
  • Hidradenitissüpürativa
  • Anorektal fistül
  • Chron hastalığını perianalkomplikasyonları
  • Deri apseleri, fronkül, karbonkül
  • Follikülit

Tedavi:

Akut Apse : Akutpilonidal sinüs apsesinin tedavisi insizyon ve drenajdır. Bu işlem lokalanestazi altında yapılabilir. Apseyi boşaltmak için genelde en fazla fluktuasyon veren noktadan ve mümkün olduğunca orta hattın uzağından insizyon yapılmalıdır. Ancak bu işlem tabiki kesin tedavi değildir ve vakaların yaklaşık % 50 sinde olay tekrarlar.

Kronik ve tekrarlayan Hastalık : Bu tür pilonidal hastalığın kesin tedavisi sinüs kanalının cerrahi eksizyonudur. Bu işlem primer kapatılan veya kapatılmayan basit eksizyondankompleksflep onarımlarına kadar geniş bir yelpazeyi içermektedir. Yaranın yönetiminde primerkapama, marşupiyalizasyon veya sekonder iyileşme terih edilebilir. Bu yöntemlerin birbirine üstünlüğü açısından çok fark etmediği görülmektedir.

Cerrahi Yaklaşımlar :

Eksizyon : Kronik ve tekrarlayan pilonidalsinüsüin tedavisindeki ana nokta sinüs kanalının çıkarılmasıdır. Pilonidal sinüs ve enflame kanalların sakrokoksigealfasiaya kadar bir blok halinde çıkarılması gerekmektedir. Bu işlem yapılırken nrmal dokunun mümkün olduğu kadar yerinde bırakılmaya çalışılması gerektiği unutulmamalıdır. Sinüs kanalının ortaya konmasında metilenmavisi kullanılabilir.

Yaranın kapatılması : Yaranın ne şekilde kapatılması gerektiği tartışmalıdır. Çok değişik yarakapama teknikleri vardır. Primer kapama orta hatta yapılabiliri veya orta hattın dışında kapama teknikleri kullanılabilir. Özellikle orta hat dışı kapama için pek çok flep tekniği kullanılabilir ( Z-Plasti, V-Y ilerletme flebi, rhomboidflep, karydakisflebi ve modifikasyonları gibi). Flepli ameliyatlar daha çok tekraralayan vakalar veya ilk başta çok ilerlemiş vakalarda tercih edilir. Geçikmiş tip kapamalarda ya yara tamamen açık bırakılır veya kenarları marşupiyelize edilir. Bu tip yaklaşımlar uzun süreli pansuman gerektirir. Primer kapama yapıla hastalarda  yara iyileşmesi ve işe dönüş zamanı daha kısadır. Genel olaralpilonidal hastalıkta nüks oranı % 10 nun altındadır. ( % 7-8). Primer kapama yapılan hastalarda nüks oranının biraz daha fazla olduğu söylenebilir. Yarayerienfeksiyon oranı % 10 civarındadır. Kapamanın orta hat dıuşında yapılması ile yara iyileşmesi, yara enfeksiyonu ve  hastalığınnüksünde iyileşme gözlenir. Uygulanan değişik flep teknikleriyle lgiLiliteratürde pek çok çalışma vardır. Genel olarak Limbergflep sonuçları iyi olarak görülmektedir. Bizim daha önce yaptığımız çalışmalarda primer kapama ve limbergflep arasında çok ciddi bir fark yokken, limbergflepmodifiyekarydakis – bascomflep tekniğinin karşılaştırmasında da yine çok ciddi fark bulunmamıştır.

Asemptomatik olup Tesadüfen tanı konan Pilonidal Sinüsler: Bu tarz hastalarda cerrahiye genelde gerek yoktur. İyi bir hijyen, o bölgenin kıllardan arındırılması ve ara ara enfeksiyon için gözlem şeklinde bir yaklaşım rasyonel durmaktadır.

Antibiyotiklerin Rolü : Enfeksiyon durumundaaerob ve özelliklede apse gibi durumlarda bakteroidesleri içeren anaeroplar görülebildiğinden  antibiyotik seçiminde 1. Kuşak sefalosporin ( sefazolin) ile metranidazol birlikte kullanılırsa etkili bir tedavi yöndemi olacaktır. Oral tedavi de dikloksasilin içeren preparatlar veya clindamisin  yine tercih edilebilir.

KANSERİN CERRAHİ YÖNTEMLERLE TEDAVİSİ KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Prof. Dr. Erhan Reis-Memorial Ankara Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü

Bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla ortaya çıkan kanser, tedavi edilmediği takdirde ciddi sağlık sorunlarına hatta ölümlere yol açmaktadır. Kanser tedavisinde başarılı sonuca ulaşmak için en önemli nokta, hastalığın tanısının erken evrede konulmasıdır.Bunun sonrasında uygulanacak doğru tedavi sayesinde hastalıktan tamamen kurtulmak mümkündür.

SPOT: Kanser cerrahisinde uygun merkez ve doğru hekim seçimi, ameliyatın başarısı ve kanserin tekrar etmemesi açısından büyük önem taşır.

ERKEKLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Ülkemizde her yıl binlerce kişinin yakalandığı kanser hastalığının 100’den fazla çeşidi vardır.Kanser hastalarının çoğunluğunu oluşturan erkeklerde en sık görülen kanser türleri sırasıyla; akciğer, prostat, mesane, kalın bağırsak ve mide kanserleridir. Kadınlarda ise bu sıralama; meme, tiroid, kalın bağırsak, rahim ve akciğer kanserleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

CERRAHİ İŞLEM KANSERDE TEMEL TEDAVİ YÖNTEMİ

Kanser tedavisinde kemoterapi (ilaç tedavisi), radyoterapi (ışın tedavisi) ve daha spesifik yöntemler ana tedavi yöntemi olarak kullanılabilmektedir. Bununla birlikte, kan kanseri gibi bazı kanser türlerinin dışındaki tüm kanser türlerinde ana tedavi yöntemi ameliyattır. Özellikle kalın bağırsak, mide, meme ve tiroid kanserlerinin tedavisi genel cerrahların ve cerrahi onkologlarınilgi alanına girmektedir. Sık karşılaşılan bu kanserlerin tedavisinde cerrahi işlem temel tedavi yöntemidir.

TÜMÖRLÜ DOKUNUN TAMAMI TEK SEFERDE ÇIKARILMALI

Kanser cerrahisinde kanserli dokuya ulaşılarak bu doku tamamen çıkarılmaktadır. Hastalığın tedavisinde kullanılan en eski yöntem olan kanser cerrahisi; deneyim, dikkat ve özen gerektiren bir işlemdir. Yöntemin uygulanmasında altın standart, ameliyatın mikroskobik düzeyde dahi kanser hücresi bırakılmadan yapılmasıdır. Operasyon sonrasında tümörün tekrarlamaması için, tümöre mümkün olduğunca dokunulmamalıve etrafına mutlaka sağlıklı doku kazandırılmalıdır. Ayrıca tümörlü dokunun lenf bezleri ve etkilediği tüm yandaş organlar ile birlikte eksiksiz olarak çıkarılması gerekmektedir. Ameliyatı yapacak cerrahın bu konuda yeterli eğitim, tecrübe ve yeteneğe sahip olması, hastalığın tekrarlaması ya da yayılması gibi sorunların ortaya çıkmasına engel olacaktır. 

KANSER AMELİYATLARI ARTIK KÜÇÜK KESİ İLE YAPILIYOR

Kanser cerrahisi sadecetedavi etme amacıyla değil, tanı koyma, hastalığı evreleme, kansere bağlı oluşan bir yan etkiyi düzeltme gibi değişik amaçlarla da uygulanabilmektedir. Günümüzde modern tıptaki gelişmeler sayesinde kanser cerrahisinin uygulanmasındaeskisi gibi büyük kesilere ihtiyaç duyulmamaktadır. İşlem, laparoskopik ve robotik cerrahilerdeki ilerlemelerle birlikte kapalı yöntemlerle yapılabilir hale gelmiştir. Laparoskopik kanser cerrahisi ile tedavi edilen hastalar, kısa zamanda sağlıklarına kavuşarak, gündelik hayatlarına dönebilmektedirler.

 

EKİP ÇALIŞMASI ÇOK ÖNEMLİ

Kanser cerrahisinde en önemli noktalarda biri de ekip çalışmasıdır. Cerrahi işlemi uygulayacak ekibin; tıbbi onkoloji, patoloji, nükleer tıp, radyasyon onkolojisi, gastroenteroloji, radyoloji, anestezi,  beslenme gibi bölümlerle işbirliği içinde çalışabilmesi, hem hasta hem de ameliyat ekibine büyük faydalar sağlamaktadır. Dolayısıyla özellikle kanser cerrahisi uygulanacak merkezlerde ilgili bölüm hekimlerin tedavinin içinde aktif rol almaları gerekmektedir.

Tiroit bezi boyunda, Âdem’in elması denilen kıkırdağın altında yerleşmiş, yaklaşık 40 gram ağırlığında bir organdır. Vücudun enerjiyi kullanması ve depolamasıyla ilişkili hormonlar üretmekte olup vücudumuzdaki tüm organların çalışması üzerine etkisi vardır. Tiroit bezinin her ne nedenle olursa olsun büyümesine guatr, bez içerisinde bölgesel bir şekilde oluşan şişliklere ise nodul denir. Erişkin insanlarda normal muayene ile yaklaşık % 3-8 oranında bu nodüllererastlanır. Ancak Ultrasonografi gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılan incelemelerde toplumun toplumun % 50 den fazlasında nodul saptanabilmektedir.

Yaşın ilerlemesi, kadın cinsiyet, baş ve boyun bölgesine iyonize radyasyona maruz kalma ve iyot eksikliği tiroit bezinde nodul gelişimini tetikleyen başlıca faktörlerdir. Ülkemizde de özellikle bol yağmur alan dağlık bölgeler iyot eksikliğine bağlı nodüler guatrın sık görüldüğü bölgelerdir.

Tiroit bezinde saptanan her nodül nedeniyle ameliyata gerek yoktur. Nodul saptadığımız hastalarda ciddi bası bulguları varsa ( nefes darlığı, yutma zorluğu,  ses kısıklığı gibi), bu nodüller hormon salgılıyorsa ( zehirli guatr), yapılan biyopside kanser şüphesi varsa veya kanser tanısı almışsa ameliyat gerekebilir. Hiç şüphesiz ki bunların içinde en önemlisi kanser tanısı veya şüphesidir ki, gerek biz hekimleri,  gerek se hastalarımızı bu konuda uyarabilecek bazı parametreler vardır.

  •                Nodulun yakın zamanda ortaya çıkması
  •                Elle sert olarak, hareketsiz ve düzensiz sınırlı olarak hissedilmesi
  •                Kısa sürede hızlı büyümesi
  •                Ailede tiroit kanseri olması
  •                Geçmişte baş boyun bölgesine iyonize radyasyon alması ( etki genelde 15-20 yıldan sonra )
  •                Nodülü olan kişini 15 yaşından küçük, 60 yaşından büyük olması
  •                Uzun süreli ses kısıklığının olması
  •                Nodülle beraber boyunda ele gelen lenf bezleri olması

Bizleri kanser şüphesi için uyarması gereken kriterlerdir.

Genel olarak nodüllerde kanser gelişme oranı % 5-15 arasındadır. Bu oran nodülün özelliklerine göre değişir. Özellikle pür kistik ( içi sıvı dolu nodüller)  nodüllerin kanserleşme riski hemen hemen hiç yoktur. Tiroit bezinde nodül saptanan bir kişide öncelikle yapılması gereken tiroit bezinin nasıl çalıştığına bakmaktır. Bundan sonra ultrasonografi ( aşırı hormon salınması gibi durumlarda sintigrafi) ile değerlendirme yapılarak risk taşıyan nodüllerden ince bir iğneyle örnekleme yapılır. Şunu unutmamak gerekir ki nasıl ki her nodul ameliyat gerektirmez se, aynı zamanda her nodülden iğne biyopsisi yapmaya da gerek yoktur. Ancak eğer

  •                Nodül muayene ile  ele geliyorsa
  •                Çapı 15 mm’nin üzerinde ise
  •                Ultrasonografide herhangi bir şüpheli görünüm varsa
  •                Daha önce kişinin baş boyun bölgesine iyonize radyasyon hikâyesi varsa
  •                Ailesinde tiroit kanseri varsa

Bu kişilerdeki nodüllerden mutlaka örnekleme yapılmalı ve sitolojik inceleme sonucuna göre ameliyat gerekip gerekmediğine karar verilmelidir. Yapılacak ameliyat hasta ve nodülün özelliklerine göre değişse de genel prensip olarak bezin bir tarafının veya iki tarafının tamamen çıkarılmasıdır. Bezin bir kısmının veya sadece nodülün çıkarılması durumunda hastalık genelde tekrarlar.

UNUTMAYALIM TİROİT BEZİNDE NODUL TESPİT EDİLMESİ ÖNEMLİ BİR SAĞLIK SORUNU OLABİLİR. ANCAK HER NODUL BİYOPSİ, HER BİYOPSİ YAPILAN NODUL DE AMELİYAT GEREKTİRMEZ. BİYOPSİ VE AMELİYAT GEREKLİLİĞİNE KARAR VERMEDEN ÖNCE MUTLAKA UZMANLAŞMIŞ KİŞİLERİN GÖRÜŞÜ ALINMALIDIR.

Makat içindeki damarlar ile düz kas liflerini içeren ve makat içini saran mukozanın altında yer alan yastıkçık gibi yapılar “hemoroit” olarak adlandırılıyor. Bu yastıkçıkların büyük abdest, gaz tutma ve istirahat halinde de makatın tamamen kapanmasına yardımcı olduğu düşünülüyor. Dolayısıyla hemoroitlerin sağlıklı kişilerde de bulunduğunu ve gerekli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Erhan Reis, “Ancak bir hastalık anlamında kullanılan hemoroit ya da halk arasında ‘basur’ olarak ifade edilen durum, bu yastıkçıkların aşağı doğru sarkarak makattan çıkması, kaşıntı ve kanamaya yol açması ya da farklı komplikasyonlar gelişmesini ifade ediyor” diyor.

Toplumun yaklaşık yarısı hayatının bir döneminde hemoroide bağlı bir şikayet yaşıyor. Bu rahatsızlığa en sık erkeklerde rastlanmasının yanı sıra görülme sıklığı yaşın ilerlemesiyle artıyor. Hemoroidin ortaya çıkmasında birtakım risk faktörleri var. Bunlar gebelik, yaş, kronik ishal, kronik kabızlık, tuvalet yaparken zorlanma, uzun süre tuvalette kalma, şişmanlık ve genetik yatkınlık olarak sıralanabiliyor. Hastaların bu risk faktörlerinden bir ya da birkaçına sahip olması hastalığın ortaya çıkmasına yol açıyor. Hemoroit kendini en sık makattan ağrısız kanama, o bölgede acıma, irritasyon, ağrı ve kaşıntı gibi şikayetlerle gösteriyor. İç hemoroitlerin üçüncü ve dördüncü evrelerinde söz konusu yastıkçıkların makattan dışarı sarkması, dış hemoroitlerde ise genelde makat girişinde ele gelen şişlik görülebiliyor. Dış hemoroitler daha ağrılı olabiliyor. Hastalığın bu türü bazen sadece ele gelen bir deri parçası şeklinde oluyor ve tuvalet sonrası hijyende sorun oluşturabiliyor. Nadiren hastaların tuvaletini tutamaması, gaz ve dışkı kaçırmasına da rastlanabiliyor.

Tanı, fiziki muayeneyle konuyor

Bu şikayetlerle bir uzmana başvuran hastadan ilk olarak ayrıntılı öykü alınıyor. Ardından hekim uygun pozisyonda sadece gözle yapacağı bir muayene veya parmakla ilgili bölgenin değerlendirilmesi sonucu tanı koyabiliyor. Prof. Dr. Reis, bazen tanı koyabilmek veya diğer hastalıkları elemek için parmak muayenesinin yanında ışıklı bir aletle (anoskop-rektoskop) makat içinin değerlendirilmesinin gerekebildiğini de belirtiyor.

İleri evrede cerrahi şart!

Hemoroitten muzdarip hastalar, belirtilerin görüldüğü dönemde diyet düzenlemesi, sıcak uygulama (oturma banyosu) gibi pek çok değişik yöntem kullanarak, şikayetlerini dindirmeye çalışıyor. Prof. Dr. Erhan Reis ilaçlarla anlık çözümler sağlanabileceğini, bu yüzden hayat boyu önleyici tedbirler alınması gerektiğini belirtiyor. Prof. Dr. Reis, hemoroit tedavisinde uygulanan yöntemleri şu sözlerle anlatıyor: “İç hemoroitler birinci ile dördüncü evre arasında derecelendiriliyor. Tedavi de hastalığın evresine göre planlanıyor. Genelde semptomatik ikinci ve üçüncü evre hemoroitlerde sikloretarapi (bazı kimyasallarla hemoroidin içinin yakılması), bantlama (lastik bantla boğma ), infrared ışınlarla yakma, lazer ile yakma gibi yöntemlerle hastalık tedavi edilebiliyor. Ancak üçüncü ve dördüncü evre hemoroitlerde en etkin tedavi ameliyatla yapılıyor. Uygulanabilecek değişik cerrahi yöntemler bulunuyor. Bazen birkaç teknik birlikte kullanılabiliyor. Özellikle dış hemoroitlerin içinde kan pıhtılaşıyor, bu da çok ciddi ağrıya neden olabiliyor. Böyle bir durumda lokal anestezi altında o pıhtının boşaltılması hastada fark edilir rahatlama sağlıyor.”

Birçok rahatsızlıkta olduğu gibi hemoroit hastalığında da tedaviden sonra tekrarlama riski bulunuyor. Özellikle ilaç tedavisinin ardından hasta dikkatli olmazsa nüks riski yükseliyor. Nadiren ameliyat sonrası da tekrarlama olabiliyor. Ama buna yetersiz cerrahi ya da altta yatan başka kronik bir rahatsızlık yol açıyor.

Koruyucu önlemler alınıyor

Cerrahi tedavi sonrası genelde bir hafta içinde hastalar normal yaşantılarına dönebiliyor. Ama çok ilerlemiş vakalarda uygulanacak ameliyatın boyutuna göre bu süre uzayabiliyor. Nekahat döneminde diğer yardımcı tedavi yöntemlerinden de destek alınabiliyor. Hastalık daha çok neden-sonuç ilişkisi içinde geliştiği için, tedavi sonrası koruyucu önlemlere dikkat etmek önem taşıyor.

Prof. Dr. Erhan Reis, hemoroit hastalığının en korkutucu komplikasyonunun yanlış tanı olduğunu belirterek, “Pek çok kanser hastası ne yazık ki aylarca hemoroit olduğunu düşünerek, sosyal nedenlerden dolayı hekime başvurmuyor. O yüzden bu tarz şikayeti olan hastaların mutlaka bu alanda uzman bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor” diyor.

Hemoroitten korunabilirsiniz!

Prof. Dr. Erhan Reis, alınabilecek bazı önlemlerle hemoroit hastalığından korunmanın mümkün olduğunu belirterek, şu önerilerde bulunuyor.

– Bol su için.

– Kabızlık sorununu çözmeye yardımcı olacağı için meyve ve sebzeden zengin beslenin.

– Tuvalette aşırı ıkınmadan ve nefes tutarak karın içi basıncını artıran hareketlerden kaçının.

– Tuvalet ihtiyacı geldiğinde beklemeyin. Çünkü beklemek dışkının sertleşmesine ve o bölgede tahrişe neden oluyor.

– Uzun süreli oturma ve yatma gibi pasif durumlardan kaçının. Egzersiz yaparak riskinizi azaltın.

– Aşırı kilo hemoroit gelişimine zemin hazırladığı için kilo kontrolüne dikkat edin.

– Beslenme düzeninizi gözden geçirerek, şikayetlerinizi artıran gıdalardan uzak durun.

Bir uzmana danışın

Hemoroit hastalığı, kimi zaman aynı bölgede ortaya çıkan birtakım hastalıklarla karıştırılabiliyor. Özellikle apse, çatlak, fistül, kondilom gibi mikrobik hastalıklar ve o bölgenin kanserleriyle karıştırılması mümkün. Bu nedenle şikayeti olan kişilerin mutlaka bir genel cerrahi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

Toplumda utanılan, gizlenen hastalıklar denilince akla gelen diğer bir hastalık da kıl dönmesi. Kalçalar arası kıl dönmesi hastalığı, bu bölgenin cilt ve cilt altı dokularının enfeksiyonu sonucu ortaya çıkıyor. Bu hastalığın görüldüğü kişiler bazen herhangi bir belirti vermeden, bazen de akut ya da kronik bir enfeksiyonla hekime başvurabiliyor. Toplumda yüz binde 26-40 oranında görülen bu soruna erkeklerde kadınlara oranla dört kat daha fazla rastlanıyor. Buna rağmen kadınlarda bir uzmana başvuru yaşı erkeklere oranla biraz daha erken dönemde oluyor. Kıl dönmesi çocukluk çağı ile 45 yaş üzerinde ise nadiren görülüyor.

Ağrı ve ateşe yol açıyor

Bu rahatsızlığın oluşmasında farklı risk faktörleri etkili. Kişisel hijyen de bunlardan biri… Prof. Dr. Erhan Reis obezite, bölgenin tahriş olması, uzun süre oturarak çalışmak, kalçalar arasındaki oyuğun derinliği ve genetik yatkınlığın da hastalığı tetikleyen risk faktörleri arasında yer aldığını belirtiyor. Kıl dönmesi kendini ilk olarak apse ve akıntıyla gösteriyor. Apseye erken müdahale edilmemesi ciddi ağrı ve ateşe neden olabiliyor. Bu belirtilerle bir uzmana başvurulduğunda fiziki muayene ve hasta öyküsü tanı için yeterli oluyor. Herhangi bir görüntüleme yöntemine ihtiyaç duyulmuyor.

Bazı tedavilerde kesi yapılmıyor

Kıl dönmesi tedavisi planlanırken, uygulanacak yöntem vakanın akut ya da kronik olmasına göre değişiyor. Akut kıl dönmesinin tedavisi kesi ve apseyi boşaltarak yapılıyor. Lokal anestezi altında yapılabilen işlemde apseyi boşaltmak için genelde en fazla şişlik olan noktadan ve mümkün olduğunca orta hattın uzağından kesi yapılması gerekiyor. Prof. Dr. Erhan Reis yine de bu işlemin kesin tedavi olmadığını ve vakaların neredeyse yarısında sorunun tekrarladığını belirtiyor.

Kronik ve tekrarlayan kıl dönmesinde ise hastalığın kesin tedavisi sinüs kanalının cerrahi olarak kesilip çıkartılması şeklinde uygulanıyor. Bu işlem yapılırken normal dokunun mümkün olduğu kadar yerinde bırakılması önem taşıyor.

Herhangi bir belirti vermeyen ve tesadüfen tanı konulan kıl dönmesi vakalarında ise cerrahiye gerek duyulmuyor. Hijyenin sağlanması, bölgenin kıllardan arındırılması ve zaman zaman enfeksiyon açısından gözlem yapılması yeterli oluyor.

Hemoroidin ortaya çıkmasında gebelik, yaş, kronik ishal, kronik kabızlık, tuvalet yaparken zorlanma ve uzun süreli tuvalette kalma, şişmanlık ve genetik yatkınlık gibi birtakım risk faktörleri önemli rol oynuyor.”

Kıl dönmesinin tekrarlamaması için hastaların kişisel hijyene her zaman özen göstermesi ve uzun süre oturmaktan kaçınması önem taşıyor.”

“Uzun süre ihmal edilen kıl dönmesi sorunu nadiren de olsa skuamöz hücreli kanser gelişmesine yol açabiliyor.”